İzmir'in Karşıyaka'sında bir dairede Kadir Bey'in masasının üzerinde eski tip bir dolma kalem duruyor. Yanında bir deste krem renkli kağıt. Her hafta iki mektup yazıyor. Mektuplar Bandırma'ya gidiyor — iki yıldır görüştüğü kadın orada yaşıyor. Kadir Bey 70 yaşında. Kadın 66. Birbirlerine her hafta bir mektup yazmayı iki yıldır bırakmadılar.
Bu hikayeyi bize Kadir Bey'in küçük torunu anlattı. "Dedem telefona çok iyi değildir ama mektup yazmayı hala biliyor. Bir kutu kağıt ve bir dolma kalem. Pazartesi yazıyor, salı postaya veriyor. Cuma günü Hayriye Hanım'ın ona yazdığı mektup geliyor. 40 yıllık bir haberleşme zamanına döndüler sanki."
Kadir Bey kimdir?
Kadir Bey emekli bir lise edebiyat öğretmeni. 42 yıl çalıştı. Eşi Şeyda Hanım sekiz yıl önce bir kalp yetmezliğinden vefat etti. Aradaki sekiz yıl boyunca Kadir Bey tek başına yaşadı, haftada iki gün torunları gelip onunla yemek yedi, bir öğretmen arkadaşıyla pazar yürüyüşüne çıktı. Kimseyi aramak istemedi. "Arıyor da kimseyi bulamıyordum," diyor. "Şeyda'yı arıyordum galiba."
Yedinci yılın sonunda kızı, onu bir tanışma sitesine kaydettirdi. Kadir Bey önceleri kızdı. "Ben bu yaştan sonra bu işlere bulaşmam." Ama profili orada durdu. Üç ay sonra Hayriye Hanım'dan bir mesaj geldi. Mesajın başlığı şöyleydi: "Sizin profilinizde edebiyat öğretmeni yazıyor. Bir sorum olacak." Altındaki soru, Yahya Kemal'in bir şiirine dairdi.
Hayriye Hanım kimdir?
Hayriye Hanım emekli bir kütüphaneci. Eşini 12 yıl önce kaybetmiş. Bandırma'da tek başına yaşıyor. İki çocuğu İstanbul'da. Bir tanışma sitesine o da kızının ısrarıyla kaydolmuş. Kadir Bey'in profilindeki "edebiyat öğretmenliğinden emekli" cümlesi onun için bir şeylere ima etmiş. İlk mesajında Yahya Kemal'den bir mısra hakkında bir soru sormuş.
Kadir Bey bu ilk mesajı üç gün bekletmiş. Kendine kızmış. Sonunda cevap vermiş — kısa, sadece üç satırlık bir cevap. Hayriye Hanım bir cümle daha yazmış. Bu böyle devam etmiş.
İki hafta sonra bir ilk buluşma
İki hafta yazıştıktan sonra Kadir Bey bir hamle yapmış. "Bir gün İzmir'e gelirseniz, size şehri gezdirmek isterim." Hayriye Hanım üç ay sonra bir hafta sonu için gelmiş. Kadir Bey bir otel ayarlamış. Bir pazar sabahı Konak'ta buluştular. Saat 10:00'da bir kahvaltı. Saat 14:00'te Kültürpark. Saat 17:00'de bir vapurla Karşıyaka'ya geçiş. Saat 19:00'da bir akşam yemeği, saat 22:00'de otel önünde iyi geceler.
Kadir Bey anlatıyor: "Ben bu saat programını uzun yapmıştım. Aslında üç saat sonra kesmek istiyordum ama Hayriye Hanım çay fincanının dibini görmeden gülmeye başladı. O gülüşü bir daha duymak istedim. Saat 22'de vedalaştığımızda bir şey bitmiyordu, bir şey başlamıştı."
Mektupların başlaması
İkinci buluşmalarında, Bandırma'da bir öğle yemeğinde, Hayriye Hanım şunu söyledi: "Ben aslında mesaj yazmakta iyi değilim. Kelimelerim telefon ekranında başka bir şeye dönüşüyor." Kadir Bey bu cümleyi çok sevdi. "Bende de öyle," dedi. Sonra şu teklifi yaptı: "O zaman kağıda yazalım. Bir hafta sende olsun, bir hafta bende. Postayla."
Başta bu bir oyun gibi başladı. Kadir Bey ilk mektubunu 5 sayfa yazdı. Hayriye Hanım üç sayfa. İki hafta sonra iki sayfa. Bir süre sonra her mektup 3-4 sayfada demlenmeye başladı — ne çok uzun ne çok kısa. Her biri günlük küçük detayları, okunan bir kitabı, bir komşu hikayesini, bir ikindi yürüyüşünün sessizliğini taşıyordu.
Neden mektup?
Kadir Bey'e sorduğumuzda şöyle dedi:
"Mesaj çok hızlı. Yanlış anlaşılır. Bir cümle yazarsın, hemen karşı taraf okur, hemen cevap yazar. Düşünmeye zaman yok. Mektup ise iki yönde de yavaş. Yazarken üç cümle kuruyorum, birincisini beğenmiyorum, atıyorum. Dördüncüde oturuyor. Karşı tarafa bir hafta sonra gidiyor. O da üç gün üzerinde düşünüyor, bir cevap yazıyor. Bu yavaşlık, bana mesajlaşmanın veremediği bir saygı hissi veriyor."
Hayriye Hanım da aynı tarafta: "Posta kutusunu her cuma açmak bir ritüel oldu. O mektup orada olmadığı gün — çok az oldu — bir eksiklik hissediyorum. Bir zarfın ağırlığı dijital bir bildirimin ağırlığından farklı."
Torunların hikayeye bakışı
Kadir Bey'in torunu Can, 16 yaşında, bu mektup alışverişini bir süre garipsedi. "Dedem telgraf çekse daha az şaşırırdım" diye espri yaptı. Ama bir yıl sonra bir şey değişti. Can bir kız arkadaşına bir mektup yazmak istedi. Kadir Bey'den nasıl başlayacağını öğrendi. "Dede, bu iş saçma değilmiş," dedi Can. "Biraz zor ama iyi hissettiriyor."
Bu sıçrama güzel bir şey. Bir büyükbaba, 70 yaşında yeniden aşka açıldığında, bir torununa da başka bir duygusal dili miras bırakıyor. Mektup yazmak. Sadece dijital olmayan bir sevgi biçimi.
İkinci yılın sonu
Kadir Bey ile Hayriye Hanım hala Bandırma ve İzmir arasında iki haftada bir gidip geliyor. Evlenmeyi düşünüp düşünmedikleri soruluyor arkadaşları tarafından. Kadir Bey hep aynı cümleyle cevap veriyor: "Evlilik belki de şart değil. Bir mektuba ihtiyacım var, bir yakınlık ihtiyacım var. İkisi de var. Kağıt üstüne bir hukuki imza, bu yaşımızda bu sessiz iyiliği biraz hoyratlaştırabilir."
Bu cümle iki yaşlı insanın birbirine verdiği saygının özeti gibi. Kurumsal bir bağ değil, sürekliliği olan bir sohbet.
Hikayeden bir davetiye
Bu hikaye, her 70 yaşındaki insanın mektup yazmaya başlaması gerektiği iddiasında değil. Sadece şunu söylüyor: bir ilişki bugünün standart dijital aletleriyle ilerlemek zorunda değil. İki kişi kendi ritminde, kendi araçlarıyla ilerleyebilir. Önemli olan iki tarafın da o ritmden memnun olması.
Bu hafta bir kağıt ve bir kalem alın. Uzun yıllar görmediğiniz, uzun yıllar özlediğiniz, veya yeni tanıştığınız ama size farklı gelen birine bir mektup yazın. Üç sayfayı geçmesin. Zarflayın, pulunu yapıştırın, posta kutusuna atın. Üç gün sonra yazdığınızı unutacaksınız. Bir hafta sonra kartın elinize geldiğini görünce hatırlayacaksınız: mektuplaşmak hala bir insanlık hali. Bir 70 yaşlı size bunu hatırlatıyor.